Bir iki kelime ile Tracy ile Avrupa seyahatimiz

19 Temmuz 2015’de Trieste, İtalya’da feribottan inerek başladığımız seyahatimiz 42 gün ve 17.000km sürdü. 23 ülke (İtalya, İsviçre, Fransa, Andora, İspanya, Fas, Portekiz, Lüksemburg, Belçika, Hollanda, Almanya, Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya, Estonya, Litvanya, Letonya, Beyaz Rusya, Polonya, Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan üzerinden Türkiye), 5 feribot yolculuğu, yaklaşık 935lt benzin, 0 kaza, 0 lastik patlağı, 0 trafik cezası, 0 eşya kaybı…

“Her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir” demiş Fransız şair Charles Baudelaire; bir de “Gerçek yolculuk sadece yolculuk için yapılır”. Bu ve benzeri pek çok güzel söz var aslında seyahat etmenin anlamını, değerini ve güzelliğini farklı farklı kelimelerle de olsa ifade eden etmeye çalışan. Diğer taraftan da her birimizin seyahat sebebi farklı; kimimiz sosyal medyada paylaşmak için, kimimiz geçici de olsa bulunduğumuz şehirden uzaklaşmak için, kimimiz yerel lezzetleri tatmak için, kimimiz promosyonu kaçırmamak için, kimimiz görmek, hissetmek, deneyimlemek, dokunmak için, kimimiz mecburiyetten iş gereği… Bizim bu seyahatimiz Tracy (yol arkadaşım Yamaha MT-09 Tracer) ile yolda olmak içindi. Sadece yolda olmak.

Son yıllarda çoğunlukla enduro motosikletler ile ‘gelişmekte olan ülkelerde’ seyahat ettiğim için, ‘gelişmiş ülkelerde’ seyahat için bir özlem duymaya başlamıştım. Moğolistan bozkırlarında nerede yakıt bulabilirim, her ihtimale karşı yanımda fazladan kaç litre su taşımalıyım, yemek yiyecek bir yer bulamazsam gerekli enerjiyi almak için yanımda neler bulundurmalıyım, yağmur çok yağarsa akarsuların suları ne kadar yükselebilir gibi konuları düşünmeden rahat rahat seyahat etmek istemiştim. Düzgün asfalt kaplı yollar, istemediğin sıklıkta akaryakıt istasyonları, yemek için neredeyse sonsuz alternatif, çeşit çeşit kahve ve dondurma, konaklamak için bol seçenek…

Avrupa’nın belli başlı şehirlerine iş ve keyfi seyahatlerim için pek çok defa gitmiştim ancak şehirlerin dışında çok fazla bir şey görememiştim. Bu sefer Fransa’nın köylerini, İspanya’nın çiftliklerini, Almanya’nın verimli tarım alanlarını, ve diğer ülkelerin atlarını, hayvancılığını, kamp alanlarını, kasabalardaki eğlence hayatını, köylülerinin yaşam alanlarını ve bunlar gibi pek çok detayı görme ve yaşama fırsatım oldu. Dışarıdan bakınca hepsi birer Avrupa ülkesi olsa da, içine biraz girince her birinin ayrı bir kültürü, ayrı bir geçmişi, ayrı değerleri olduğunu görüyorsunuz. Belçikalılar biraz daha mesafeli, Fransızlar meraklı, İspanyollar dışa dönük ve konuşkan, İtalyanlar zevkli, Finlandiyalılar rahat…

Özellikle dikkatimi çekenler; eski ile yeniyi çok iyi harmanlamışlar, birbirlerine son derece saygılı ve hoşgörülüler, herkes işini iyi yapma çabasında, kurallara uyuyorlar, disiplinli ve çalışkanlar, temizler, hayvanlara ve çocuklara özen gösteriyorlar, ailelerine önem veriyorlar, her fırsatta ve pek çok ortamda okuyorlar, atları çok seviyorlar ve at biniyorlar, spor yapıyorlar, seyahat ediyorlar, telaşsızlar acele etmiyorlar, kaliteli eşyaları seviyor ve kullanıyorlar, bakım yaparak herhangi bir şeyin ömrünü uzatma konusunda iyiler – eskileri bile yeni gibi, ‘kentsel dönüşüm’ kavramından haberdar değiller, sanat günlük yaşamlarının bir parçası, sensörlü ve elektrik motorlu kağıt havlu makinelerini bilmiyorlar ya da hiç görmemiş duymamışlar (!), tuvaletleri tertemiz, kendi işlerini büyük oranda kendileri yapıyorlar, iyi ya da kötü bir tarzları var, değerleri var, dürüst ve güzel ahlaklılar…Kötü yönleri de illaki vardır ancak bence devede kulak. Temel değerler oturmuş. Nakış işler gibi yaşamlarını o kadar güzel işlemişler ki temel gereksinimlerini aşmış sanki çifte okeye dönüyorlar…

En çok sorulan soruya burada kısaca yanıt vereyim; bu seyahatte ne kadar para harcadık? Bir çiftin güney sahillerimizdeki tatil köylerinde bir haftalık bir tatilde harcadığından daha az masrafımız oldu diyebilirim 🙂

(75 Yazı)

Yorum yazın